14 Temmuz 2020 Salı

Anadolu’dan Roma’ya Kybele ve Antik Tanrıçalar


Esasen zihnimde ve dolayısıyla Kilit Taşı defterimde öncelediğim çok daha farklı başlıklar mevcuttu. Ancak ilk yazıyı Kilit Taşı ve kadın benzetmesi ile bitirmiş olmamdan mı yoksa son zamanlarda oldukça yoğunlaştığım mitoloji okumalarından mı, bilemiyorum, kalemim bir şekilde bu konuya yöneldi… 

O halde bakalım, ana tanrıçalar bize ne anlatacak?..


Tarih öncesinde ve antik dönemde ana tanrıçalar, içinde bulundukları çağın inanç sisteminde hayli önemli bir yere sahiptir. Hatta inancın ve yaşamın merkezindedir.
Ana tanrıça kültünün öncülerinden olan Kybele’nin kökeni ise Anadolu’dur. Bununla birlikte yakın coğrafyadaki birçok medeniyette etkileri görülmüş ve zamanla evrensel bir kült halini almıştır. 

Örneğin M.Ö. ikinci yüzyılda Gordion-Pessinus’tan (Ankara-Polatlı civarı :) Roma’ya taşınır Kybele… Bu taşınma simgelseldir. Pessinus’ta bulunan ve tanrıçayı temsil ettiği düşünülen siyah bir gök taşıdır Roma’ya götürülen. 

Nedeni ise oldukça ilginçtir.

Kartacalılarla yıllar süren mücadelelerinde bir türlü galip gelemeyen Romalılar kahinlere başvurur. Kahinler tek çare olarak Kybele’nin (Magna Mater-Tanrıların Anası) Anadolu’dan Roma’ya taşınmasını önerirler. Ve kült böylece Roma’ya ulaşmış olur.

Kybele’nin de öncesi ve sonrası vardır elbette.. 
Kybele

Hititler’de Kubaba, Giritlilerde Rhea, Yunanlılarda ise Gaia, Kybele ile ortak özellikleri taşıyan ana tanrıçalardır. 

Peki, antik dönem insanın zihninde ana tanrıçalık ne ifade etmektir?

Her şeyden evvel analığı, doğurganlığı, bolluğu ve bereketi temsil eder. Bir bakıma yaşamın devamlığını sağlayan temel unsurların kaynağıdır. Toprakla özdeş bir konuma sahiptir ana tanrıçalar.  Zira gök eril, toprak dişildir antik dönem insanın dünyasında.
Tıpkı toprak gibi verimlidir, bereketlidir, örtücü ve temizleyicidir ana tanrıçalar… Suyu ve tohumu verildiğinde, ilgisi esirgenmediğinde kendisine sunulanın kat be kat fazlasıyla karşılık verir.. Nasıl ki toprağa düşen ufacık bir tohum, dalları meyvelerle dolu bir ağaca dönüşüyorsa, kadın da insan neslinin devamlılığını sağlayan canlıyı içinde büyütendir… Antik dönem insanına mucizevî gelen de bu yönüdür kadınlığın... 
Afrodit ve Eros
İsis ve Hero

Üreme, verimlilik, bereket gibi hayatın olmazsa olmazlarını bünyesinde barındırdığı düşünüldüğünden kutsiyet atfedilmiştir antik dünyada kadına.. Esasen yüzyıllar boyunca Anadolu insanın kadın algısı da benzer niteliklere sahip değil midir? 

Oysa modern zamanda 'kadın' bambaşka bir boyuta evrilmiştir. Kadının yaşamdaki rolü, temsil ettiği nitelikler çoğu zaman göz ardı edilip, varlığı, kusursuz beden özelliklerine indirgenmiştir. 

Ne var ki, görsellerde görüldüğü üzere, antik dönem “Tanrıça”ları modern zamanın dayattığı kadın tasvirlerinden hayli uzaktır. Bu ise ona atfedilen değerin “sözde” değil “özde” bir anlam ifade etmesinden kaynaklanmaktadır, kanaatimce...  


Antik dönem medeniyetlerinde etkili olan bir diğer tanrıça figürü ise kadının daha çok sevgi, aşk, güzellik, zarafet ve letafet gibi estetik yönleriyle ön plana çıkan tanrıçalardır. Öyle ki Sümer şairlerine göre Tanrıça İnanna toplumun süsü, Sümer’in neşesidir.Tıpkı Kybele örneğinde olduğu gibi bahsi geçen tanrıçalar da farklı medeniyetlerde bambaşka isimlerle anılırlar. Buna karşın ismin bir önemi yoktur aslında… Zira özü itibariyle her biri benzer hususiyetleri temsil etmektedir. 
Venüs ve Cupid


Sümer’de İnanna

Semitik gelenekte Astarte’ye

Asur, Akad ve Babil’de İştar ve oğlu Tammuz’a

Mısır’da İsis ve oğlu Hero’ya

Yunan’da Afrodit ve oğlu Eros’a

Roma'da Venüs ve oğlu Cupid'e dönüşmüştür...




Meryem Ana ve İsa

 





İnsanlık tarihinde bu dönüşümün çok çarpıcı ve aslında bir o kadar da tanıdık gelen başka bir örneği daha mevcuttur.


Meryem Ana ve Oğlu İsa... 


İkona ve tasvirler mukayese edildiğinde antik dönem tanrıça figürlerinden esinlenildiği adeta gün gibi ortadadır. 

Aslında insanlık tarihinde inancımıza aykırı düşen örnekler dahi insanoğlunun tek bir özden beslendiğini ortaya koyan tarihi gerçeklerdir, görmek isteyene… 

Nitekim, bizler biliyoruz ki,  insanoğlu hakikatle şereflendirilir; hikmeti öğrenir, bilir, yaşar, uygular; zaman geçer hakikatten kopar, uzaklaşır, unutur, yanılır, düşer ve Yaradan izin verirse yine öze döner… 

İşte bu yazıda ifade edilen ve kadim medeniyetlerde önemli bir yer tutan tanrıça kültü de illâ ki söz konusu aşamalardan birine tekabül etmektedir…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder